Histrionik bir yazı

Yazılarımı takip edenler sosyolojiye, insan psikolojisine ve
varoluşa olan ilgimi bilirler. Herkesin davranışlarını, hareketlerini film
izler gibi izlerim.  Bu gözlemlerime
istinaden,   pek çoğunun  yaşamın her alanında  maskelerle dolaşmayı sevdiğini bilirim. Bu
yazımda eleştiri  yapacağım ve kendimi de
bu eleştirilerimin dışında tutacak değilim, tabii ki, bahsettiğim şeylerin
içinde bizzat kendi tecrübelerim de var.

Yani iğneyi kendime, çuvaldızı başkalarına batırıyor
değilim.

İnsanları çok net gözlemleyebildiğiniz platformların başında
facebook ve twitter gibi sosyal paylaşım siteleri başta geliyor. Kaldı ki,
benim gibi insanları sürekli kritik etmeseniz bile, zaten bu siteler, ne
düşünüyorsun? Neredesin diye sorular sorduğu için, isteyen herkes ruhsal
durumunu, ilişki durumunu v.s belirtebiliyor.

Herkes bu siteleri farklı amaç ve tarzlarda kullanıyor. Ben
bu amaçlarla ilgilenmiyorum. İnsanların tarzları ve tartışmaları ile
ilgileniyorum.

Mesela kimi siyaset yapmak için kullanıyor, kimi hayvan
hakları için, kimi hiç bir şey paylaşmıyor ama o siteden de ayrılmıyor,
paylaşım yapanları eleştiriyor. İnsan da merak ediyor, madem hiç bir şey
paylaşmıyorsun, o halde hala  niye
duruyorsun?

Tartışmalar ise çok enteresan bir havada geçiyor. İnsanlar
arasında adeta ego savaşı yaşanıyor. Biri luzumsuz bir konu ortaya atıyor, hele
ki din v.s gibi hazır taraftarı bulunuyorsa, hele de tasavvuf gibi dipsiz bir
kuyuya dayanıyorsa! Aman Allah muhafaza, bilen bilmeyen ego kılıcını kuşanıp,
biribirini gayet düzeyli bir şekilde yerin dibine sokuyor.

Bana çok gereksiz bir teferruat gibi geliyor doğrusu. Vakit
geçirmek adına güzel olabilir ama ciddiye alıp da ‘yapıcı ve hakikati arayan
münakaşa havalarına’  girmeye gerek yok.
Nihayetinde, bu siteler bilimsel kisvesi olan ya da aynı entellektüellik
düzeyindeki insanları buluşturan palatformlar değil. Hoşça vakit geçirme ve
kafa dağıtma yerleri. Dolayısıyla, ben çok bilirim, çok entellektüelim kuyuya
bir taş atayım 40 kişi çıkaramasın tavrı bana biraz banal geliyor.

İnsanlar fikirlerini köşelerinden paylaşır, yoksa Twitter’ a
3 kelime abuk sabuk yazı yollayım, ya da Facebook’ a  bir konu atayım  hali hoş değil. Bilmişliğin daniskası. Hem de
en  anlamsızından. Oraları fikir
platformu değil. Bu durum olsa olsa, ben gerçek hayatımda gereken ilgiyi
görmüyorum bari sanal platformlarda tartışmalar yaratayım da, ruhumun ihtiyacı
olan ilgiyi çekeyim anlamına geliyor. Tıptaki tanımlaması ‘Histrionik’ bir
durum.

Kabul ediyorum hepimiz biraz histironik olabiliriz ama en
azından farkında olanımız var, bir de olmayıp akıl verenlerimiz…..  

 

Ben Anjelica Houston değilim.

Bülent Ersoy’ un Death Metal artsitleri gibi uzun  düz siyah saçlı, siyah makyajlı ve dolgulu
yanaklarını görünce ciddi korktum itiraf edeyim. Freddy Kruger tırnakları da bu
görüntüyü tamamlamış. Hatta muhabir soruyor; efendim, küçücük, minnacık sevgilinizi
dövdüğünüz söyleniyor ne diyeceksiniz? Bülent hanım yanıtlıyor; Ben onu bu
Kruger tırnaklarımla nasıl döverim, hem benim kuvvetim yeter mi?

Ben buradan sonra kopuyorum konudan ve sessizlik diyorum…

Neyse konu bu değil, marjinal insanları çok severim, onlar
hayatın sıkıcı rutinliğini renklendiren tatlardır. Renkli kişilikler olmasa,
her şey çok sıkıcı olur. Onun için herkese bir Bülent Ersoy lazım…

Bir internet sitesi de, 
Addams  Family’ de oynayan
Anjelica Houston  resmiyle Bülent hanımı
yanyana koymuş. Bu resim ve yakıştırma beni geçmişe, mesleğe yani haber
spikerliğimin ilk yıllarına götürdü, tabii gözümde canlanan anılarıma da….

Güleyim mi, ağlayayım mı bir durum hatırladım.

Şimdi efendim ben ilk spikerliğime HBB de başladım, benim
çalıştığım yıllar artık kanalın kapanmasına yakın zamanlar olduğu için amatör
ruhlu, profesyonel bir kanal olarak yayın hayatına devam ediyordu. Para yok,
pul yok, dostluk ve sevgi vardı çalışanlar arasında tabii. Para olmayınca, sen
benden çok kazanıyorsun, ben daha az tartışmaları da olmuyordu doğal olarak,
sevgi ortamı oluşuyordu. Neyse bende zaten çok para peşinde değildim, önce
acemiliğim geçsin, sevdiğim işi yapayım sonra nasıl olsa gerisi gelir diye
düşünüyordum. Fakat kanalda kuaför bulunmadığı için saçlarımı yaptırmaya her
gün Mos’ a gidiyor, maaşımın tamamını kuaförde bırakıyordum, bir de onu da
alamayınca, dedim ki, ağzım var dilim var, akraba, eş-dosta söyleyeyim de bana
doğru düzgün bir kanaldan randevu alsınlar, gidip görüşeyim….

Kuzenim sevgili Arda’ nın ( Arda’ nın Mutfağı programı
yapımcısı ve Leblon’ un sahibi) babası Kuruçeşme Divan’ ın yöneticisi, şimdi ne
yazık ki hayatta değil, ruhu ışıklarda olsun diyorum. Önemli haber
kanallarından birinin yöneticisinden bana randevu alıyor. Ve diyor ki; Bu güne
kadar onlar hep bir şekilde benden bir şeyler istiyorlar, malum Divan’ da
düğün, dernek bol. Uzatmayayım, randevum alınıyor, saatinde şıp diye Balmumcu’
da oluyorum. O görüşme için yeni kıyafetler alıyorum, saçımı, başımı yaptırıp,
jilet gibi, derli, toplu kanalın kapısındayım.

Sekreter hanım, genel yayın yönetmenimiz toplantıda, sizi
yardımcısı ile görüştereceğiz diyor.

İyi diyorum, ben o zaman ne deseler inanıyorum zaten.
Öncesinde hiç çalışma hayatım yok. 17 yaşında evlenmişim, 27 de ayrılmışım. İş
hayatına da yeni adım atmışım, safın önde gideniyim…

Uzatmayayım bu çok önemli yardımcı beyefendi bir 15 dak.
Haşur, huşur gazetelerini okuduktan sonra, beni odasına kabul  buyuruyor. İşte nasılsınız, iyimisiniz
faslından sonra, özgeçmişimi soruyor, benim özgeçmiş 2satır, deneyim de 3 ay. O
zamanlar betacam kaset var, kanalda çekilmiş, onu video oynatıcıya koyuyoruz.
Ben gururla arkama yaslanıyorum. Derken, bu beyefendi koltuğunda iyice bir
doğruluyor, dikkatle videoya bakıyor. Ben de yaşasın bayıldı herhalde diyorum
içimden. Adamacağız, nötr surat ifadesiyle bana dönüp; bu siz misiniz diye
soruyor. Yanıtlıyorum; evet efendim isabet buyurdunuz…. Adamcağız lafı
yapıştırıveriyor; Addams Family’ deki kadına benzemişsiniz….Sonra devam
ediyor, niye sizi bu kanala alayım ki, buradan Mecidiyeköy’ e kadar, sizin gibi
başvuran pek çok insan tanıyorum.

Ben tabii, yerin dibine geçiyorum, 2 kelime laf bile
edemeden peki deyip, odadan çıkıyorum. Bir gözü garba, bir gözü şarka bakan
genel yayın yönetmeni beni kapıda karşılayıp ayak üstü kuzenime selam
söylüyor….

Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor ve medyadaki yönetici
konumundaki insanların acımasızlığına ve küstahlığına şaşırıp ilk dersimi
alıyorum….

Ardından öğreniyorum ki; o ikinci adamın sevgilisi o kanalda
spikermiş zaten, şimdi de halen ekranlarda yer alan çok ünlü bir sunucu, kim
mi? Tabii ki söylemeyeceğim…

Sonrasında ben tabii ki  başarılı bir sürü yayına,  programa, anahabere v.s imza attım, yani
adamın görüşü doğru çıkmadı.

Yıllar sonra Aya İrini’ de bir konserde, bu ikinci adamı,
garip şekilde ağır makyajlı, kendine yakın çirkinlikte bir kadınla gördüm. Beni
hatırladığını hiç sanmıyorum. Yanındaki kadınla, konserde öyle yüksek sesle
gülüşüp, konuşuyorlardı ki, etraftaki insanların rahatsız edici bakışlarıyla
karşılaşıp konseri ilk 5 dakikada terk ettiler. Şöyle alıcı gözüyle bir bakayım
dedim, meğerse bu ikinci adam Addams Family’ deki Frankestain benzeri uşağa
benziyormuş. Hay Allah dedim, demek ki adamcağız, bu filmi seyredip, seyredip
beni oradaki  kadına benzetmiş, ben değil
de asıl oradaki karaktere benzeyen kendisiymiş…

3-4 yıl kadar öncede yine başka bir haber kanalında program
sunarken görmüştüm, o da çok kısa sürdü zaten…

Şimdi ne yapıyor bilmem, galiba bir üniversitede
televizyonculuk, iletişim dersleri falan veriyormuş.

Bu gün verdiğim spikerlik, sunuculuk derslerinde o gün
yaşadığım tecrübelerin etkileri var sevgili okurlar. Eşimin kanalında anahaber
spikeri olarak  profesyonel anlamda  çalıştığım dönemlerde, hiç üstüme vazife olmasa
da, genç ve hayalleri, idealleri olan insanlara yeteneksiz bile olsalar, ümit
kırıcı şeyler yapmadım ki bizim sektörde bu çok fazladır, yukarıdan aşağıya
insanlar, birbirlerine diş geçirmeye bakar. 
Ben bundan hep nefret ettim ve kaçındım. Ç ünkü kendisini henüz
ispatlamamış bir insana kırıcı şeyler söylediğinizde onun geleceğine ipotek
koyuyorsunuz. Bu bence ağır bir yük ve kabul edilemez. Hiç kimsenin, hiç bir
sıfatla buna hakkı yok….

Addams Family deyince bakın aklıma nasıl korkunç ama
sonuçları itibarı ile faydalı bir hikaye gelmiş aslında. Bazı hayırlarda şer
olması gibi. Hadi yazımın sonunu bir dedikodu ile bitireyim.

Bu kendini beğenmiş yukarıda anlattığım 2. Adam var ya, bu
geçen yıllarda bir hanımla evlenmiş, resimlerine baktım Mary Poppins gibi pek
şeker bir kadıncağız, o da bu ağabeyimiz gibi İngiltere’ de bir kanalda
çalışmış ama hangi pozisyonda bilemem, belki prodüktör falandırlar. Biz de çok
önemlidir ya, yabancı kanalda çalışsın da ne olursa olsun mantığı…Neyse
kadıncağız Amerika’ da felsefe okumuş, bayağı bir entellektüel, e tabii her
şeyi beğenmeyen ağabeyimize de böyle hanım yakışır. Diyor ki bir videoda; ‘Ben
ağlayan erkek seviyorum, Türkiye’ de bu bir tabu ya, Başbakan’ da ağlıyor. Yani
neden ağladığını bilmiyorum, belki de ne kadar güçlüyüm diye, kendi gücüne
ağlıyordur bu harika….’

Vay be kadına da bakın, şöyle engin bir felsefeye ait
olamadık, çok sıradan olduğumuz için mi acabaJ Bu
ikinci adam ağabeye yakışmış ama tencere kapak misali….

 

Medyada tercih edilen kadın

Geçenlerde bir talk show programı seyrediyorum, Hakan Yılmaz
sunuyor. Kolay değil tabii adam oyuncu olarak çok başarılı ama talk show başka
bir kulvar ve orada da Okan ve Beyaz gibi başarılı isimleri görünce kıyaslama
imkanı oluyor. Dolayısıyla Yılmaz’ ın daha başka, daha performanslı olması ve
kendi tarzını oluşturması lazım gibi geliyor ama o da zamanla olabilecek bir
şey. Yine de başarılı denebilir. Özellikle de çıkardığı konukları hesaba
katarsak, arka plandaki ekibi de gayet iyi çalışıyor.

Her neyse Cumartesi gecesiydi sanırım, konuklar Nouma, Tuba
Ekinci, Ntv’ den ismini bilmediğim spor spikeri bir kızcağız, Nouma’ nın
tercümanı da dahil  üç tane kız vardı.
Bir de Memati karakterini canlandıran oyuncu. Diziyi hiç izlemediğim için
ismini bilmiyorum.

Program adeta bacak şov biçimindeydi. Üç hanım da süper
minileri giymiş, biri mini şorttu herhalde, bacak bacak üstüne atmışlar, ortada
nasıl bir muhabbet geçiyordu hatırlamıyorum. Çünkü Tuba Ekinci sanki iç
çamaşırıyla oturuyor gibi, Hülya Avşar tarzı ağzını kocaman açıp garip
kahkahalar atarak ben çok iyi silah kullanırım, takarım, çıkarırım gibi derin
mevzularda konuşuyor. Spor spikeri hanım, ağzını, burnunu  bükerek  onu dinliyor manzarası vardı. Ben de bu şahane
görüntülere ancak bu ne yahu diye 10 dak. dayanabildim doğrusu….

Bizim televizyon yapımcıları halk izlesin diye, bol
dekolteli, boş konuşan, kendini beğenmiş, insanlara tepeden bakacağım diye
burun kıvıran tipleri medyaya servis etmeye bayılıyor. Biraz da bu manzara
bence  yapımcıların ‘’kalitesi’’ ile
ilgili…

Hiç kimsede Atv hukumete yakın kanatta yer alıyor,
programlar açısından daha derli toplu bir yayın formatı güdüyor demesin. Geç
saat olmasını ve eğlence programı olmasını dikkate almazsak, gayet de açık bir
yayın politikası sürdürüyorlar. Bu konuda kimse haklarını yemesin. Benim ona
bir diyeceğim yok zaten olması gereken de bu olmalı.

Gecenin o saatinde isteyen öyle bir programı da izler,
tercih meselesi.

Ben medyada bu tip programlarda tercih edilen kadın modelini
eleştiriyorum.

Yabancı televizyonlardaki programları da izliyorum. Orada da
gayet dekolte giyinen, hem de en uç noktalara kadar giden kadınlar var. Ama
bizdekiler gibi kalitesiz durmuyor.  Son
derece şıklar. Orada dekolte giyerken insanlar estetik olmaya bakıyor, biz de ise
sadece et  gösterme durumu var maalesef.

Çok estetik dışı,
sürekli bu tür kadınlar programlarda tercih ediliyor. Anlamsız yere sürekli
kahkaha atan kadınlar, çok da güzel olmayıp, kendini çok seçilmiş ve
ayrıcalıklı zanneden , her programda gözüken kadın sunucular. Gerçekten çirkin
görüntüler bunlar.

Bence kadının güzel
olması fiziksel güzelliğinin yanında, kaliteli ve ağır duruşuyla orantılıdır.
Yoksa fiziksel güzelliğin ölçüsü belli. Bu günün şartlarında güzel ve kusursuz
olmak o kadar kolay ki. Bana dünyanın en çirkin kadını gelsin, bu günkü teknik
imkanlarla sil baştan muhteşem güzellikte birine dönüştürebilirim. Çok kolay
olduğunu söylüyorum. Asıl güzellik, ruhsal enerjinin güzelliğinde. Yani; genel
kültür, sesin ve gülüşün ayarlanması, asalet, zarafet. Kadını kadın yapan ve
güzelleştiren unsurlar bunlar…

Yoksa fazla güzel olmayıp kendini beğenen, giyinmekten bir
haber, sadece çıplak gözüken, şuh görüneceğim diye gülüşünü bile ayarlayamayan,
boş konuşan kadınlar güzel değil tam tersi çok itici duruyor. Halkın da bu tarz
kadınları beğendiğini ve ekranda görmek istediğini sanmıyorum. En azından ben
rahatsız oluyorum, sizi bilmem….

İktidara yakın gazetecilik

Tatildi, bayramdı derken kısa bir süre içine daldığımız yazrehavetinden çıkıp, köşe yazarlarının gündemle ya da şuna, buna dairyazılarının içine balıklama daldık.

Naçizane bir internet yazarı olmamız vesilesi ile hem ülkegündemini, hem yazarların gündemini gözlemlemek ve konuları, tarzları itibariile düşüncelere dalmak gerekir.

Bu gün en dikkatimi çeken yazı Oray Eğin’ in, Mehmet Barlasve o aile ile ilgili yazdıkları oldu. Oray Eğin’ in bazı yazılarını beğenirimdoğrusu… Korkusuz ve çıkarsız yazılar yazıyor gibi geliyor. En azından benimdenk geldiklerim öyle oluyor.

Barlas ailesi için 12 Eylül ile ilgili eskiden kaleme aldığıövgüler hatırlatılınca rahatsız oluyor neviden bir yazı yazmış ve her zamaniktidara yakın olmayı sevdiklerinden bahsetmiş.

Aynen katılıyorum, bence de öyle ve dışarıdan baktığımızdaher devrin insanı gibi gözüküyorlar.

Şimdi bu isimleri konudan çıkartıp bir genelleme yaptığımızda,yani gazeteci etiği ve duruşu açısından baktığımızda, nasıl bir sonucavarmalıyız?

Gazeteci dediğimiz insan, bir haberi ya da bilgiyi, kendiyorumlarını da katarak, ya da katmadan tamamen objektif olarak, okura ulaştırankimsedir. Geçimini böyle kazanır. İktidara yakın olmak, gazeteciyi ne ölçüdezenginleştirir? Ona bakmak lazım…

Eğer bir gazete ya da televizyonda çalışıyorsanız belli birücretiniz, fiyatınız vardır. Bu ülkenin genel fiyatlandırmasından çok yüksek deolabilir. Çok orantılı da olabilir. Genel yayın yönetmeni falan gibi üst düzeyyöneticilik yapıyorsanız büyük medya gruplarında 30.000 $ gibi rakamlartelaffuz edilebilir. Televizyonlarda genel yayın yönetmenliği yapıyorsanız,muhtemelen patronla da yakın çalışıyorsunuz demektir. O zaman doğal olarak,patronun işlerini aksatmayacak şekilde iktidara yakınlığınızı ayarlamanız gerekir.Bu özveri içinde, karşılığını ne kadar verebiliyorsanız, o ölçüde fiyatınızartabilir. Bu şekilde çalışan ve kazanan insanlarda bir elin parmağını geçmez.Onun dışında gazeteci ya da televizyoncu yaptığı işten öyle çok para kazanamaz.Ancak o kimliğin getirdiği, sağladığı yan avantajlardan geçimini sağlayabilir.Onlar da nedir? Geniş bir çevreniz olur, çeşitli insanlarla iş ve dostlukilişkisi kurabilirsiniz. Birine övgü dolu ticari haberler yaptırırsınız, o dasizi bilmem nereye tatile yollar, misafirim der falan filan. Veyahut ticari biriş yaparsınız diyelim, orada haberini yaptığınız kişi ya da kişilerle yakın temastaolursunuz gibi. Kültür sanat yazarsınız, gittiğiniz yerlerde hesap ödetmezler,ödeyenler yok mudur vardır herhalde….

Yine çok açık ve net yazdım biliyorum. Ne yapayım huyum böyle. O kadar iç yüzünübiliyorum ki, bu dünyanın birisi bir şey söylediği zaman, başını duyuncatamamının resmini çekiyorum.

Her neyse, toparlayacak olursam, gazeteci iktidara yakınolmasın da ne yapsın, çoluk var, çocuk var, eş, dost var. Sadece biz de değil, tüm dünyada kurulu birdüzen var. Biz mi baş kaldırıp değiştireceğiz? Kolay yol neresi ise oradangideceğiz.

Ya da kendimizi sevecek sayacak, kimseye müdana etmeden,bazen açlığı da bilerek ama bileğimize güvenerek kimseye muhtaç olmadan en iyişekilde yaşayarak geçeceğiz bu dünyadan….Başka bir yol yok. Bu her devringazetecileri ya da insan modelleri bizi beğenmeyecek, eleştirecek, burun kıvıracak belki ama o da varsın olsunartık…..

Sevginin halleri

Etiketler

Ya nasıl bir özgürlüktür bu insanın kendi sitesine yazması. Bayıldım ben bu işe. Sadece yazılarımı ben bile okusam olur. Öyle ya, kendim için yazmıyormuyum? Kimseye kendimi beğendirme, kabul ettirme kaygım yok. Kendi çapımda eğleniyorum ve fena halde hoşuma gitti bu iş…Haber3 te küçük bir teknik arıza oldu ve tüm köşe yazarlarının yazıları 1 hafta falan girmedi. Ben de yazmak istiyorum, yazım gelmiş, duramıyorum. Bari dedim, kendi siteme yazayım, bu teknik sorun düzelene kadar. Fakat şimdi kendi siteme yazma işi pek bir hoşuma gitti. Bir süre böyle gitsin bakalım. Sonrası Allah kerim….

Efendim, oldum olası, yani kendimi bildim bileli insanları gözlemlemeyi severim. Gizli gözlem manasında değil. Yani tanımak keyif verir. Psikolojik ve gelişim anlamında incelerim. Az gelişmiş insandan da hiç haz etmem. Yani egosunu kullanmayı ayarlayamayan insanları. Asıl ilgi alanım budur. İnsan psikolojisi, varoluş ve davranış bozuklukları….

Şimdiki aklım olsaydı kesinlikle psikoloji okurdum. Ama maalesef çocukken insanları saçma sapan meslek seçimine zorlayan bir eğitim ve aile sistemiyle karşı karşıya büyüdüğüm, kendimi bulmam, gerçek anlamda keyif alacağım mesleği seçmem tahmini olarak 30 lu yaşlarımı bulduğu için maalesef seçemedim….

Olsun şimdi hobi olarak bu işle yine ilgileniyorum ve  sadece profesyonel anlamda para kazanamıyorum.

Kaldı ki bence bu daha iyi ve samimi….

Yıllarca bir sürü psikiyatrist ve psikologa gittim.

Yaşamak aslında son derece zor ve ciddi bir iş.

Kendinizi oluşturmanız, bulmanız, insanlara kabul ettirmeye çalışmanız, sonra her şeyi boşverip sadece kendiniz için yaşamayı seçmeniz uzun bir süre alıyor. Bunun için de akıl alacağınız çok fazla insan da yok aslında. Çünkü herkes bizim gibi, ölene kadar yaşamdan bir şeyler öğreniyor. Hepimiz öğrenciyiz aslında yaşam okulunda….

Bütün bu psikolojik unsurların yanında bir de fiziksel bedenimiz var. Ve onun da bir lisanı tabii. O konuda da çok fazla bilgi sahibi olamıyoruz. Kimimiz çok genç yaşta ölüp gidiyor, kimimiz 100 yaşına kadar yaşıyor. Şimdi ise kök hücre tedeavisi ile insanların 140- 150 yaşını görebileceği konuşuluyor. Doğrusunu Tanrı bilir.

İşte bütün bu bilinmeyenlerin içinde kendimizi bulmamız, tüm öğretilmişlikleri sıfırlayıp, kendimizi ve yaşamı gözlemlememizle başlıyor. Bir nevi içe dönüş hali…

O zaman yaşamın bir bilinmeyen ve sırlarla dolu olduğunu bizim de bilgimizin sınırlarının ancak tecrübelerimizle doğru orantılı olduğu gerçeğini kabullendiğimizde; egomuz yavaş yavaş bize hizmet etmeye ve sadece gerçek tehlike anlarında bizi korumak üzere ortaya çıkıyor.

O andan sonra biz gerçekten istediğimiz gibi yaşamdan keyif almaya başlıyoruz. Kendimiz dışında hiç bir şeyin önemi kalmıyor.

Bu demek değil ki; duygusuz ve sevgisiz oluyoruz. Tam tersi daha fazla sevgiyle dolu oluyoruz, sevgimiz daha kuvvetli ve anlamlı ve gerçek oluyor. Sahte benlikler ve maskeler, üzerimizden kayıp gidiyor. Gerçekten sevgiyle dolup taşıyoruz ve o ışığı etrafa yaymaya başlıyoruz. Bu kutsal bir an aslında. Meditasyonla yakalanmaya çalışan saf bir hal….Ne kadar sürekli olur ve uzun sürer onu bilmiyorum ama anlarda bile olsa yaşamak çok güzel…..

Sevgi Baloncuğu

Etiketler

Biliyorsunuz zaman zaman değişiklik yapmayı seviyorum, rutinden nefret ediyorum, içime karabasanlı sıkıntılar basıyor, kendi karanlığımda sönüyorum. Öyle olunca ben ne yapıyorum küllerimden hep yine yeniden doğmayı tercih ediyorum. Yeni enerjilerle, yeni başlangıçlar ve yeni işlerle….

Böyle içimde değişim rüzgarları esmeye başlayınca , kendi sitem için de yazı yazmaya karar verdim. Daha özgür, daha bana ait yazılar, içimden geldiği gibi, en naif haliyle….

En son köşe yazımda, aldatılmaktan bahsetmiştim. Bu sefer ilişkiler ve sevgiden bahsedeceğim…

En çok kullandığımız kelimelerden değil midir; ‘seni seviyorum’ sözcüğü?

Kesinlikle ve keşke bu mucize kelimeyi daha fazla kullanabilsek…

Belki o zaman bir gün içimizde yeşeren daha fazla sevgi tomurcuğuna sahip olabiliriz.

İnsan içindeki duygular içerisinde en çok sevgi iksirini büyütmeli, çoğaltmalıdır. Çünkü o zaman korkudan eser kalmaz ve biz gerçekten yaşamaktan zevk almaya başlarız.

Hep söylenir ve hep biz içimizden homurdanırız; ‘söylemesi kolay, gel de sen yap bakalım, kötü insanları da mı seveceğiz, biz sevgi böceğimiyiz, aşk kelebeğimiyiz’ deriz? Çok doğru ikisi de değiliz.

Sadece yaşıyor olmaktan, yaşamaktan o kadar mutluluk duymalıyız ki, bir göz açıp kapaması kadar kısa hissedilen ömrümüzü hep güzellik ve sevgiyle doldurmalıyız, her defasında daha fazlasıyla. Kim için? Sadece kendimiz için, mutluluğumuz için….

Ve bir gün bir bakmalıyız ki, o içimize doldurmaya çalıştığımız sevgiyle, öylesine tıka basa dolmuşuz ki, başka hiç bir duyguya yer kalmamış ve bir gün bir bakmışız ki, gerçekten sevgi ve mutluluk topu olup çıkmışız. Her olaya sevgi penceresinden bakar olmuş, hoş görü, yumuşaklık, zarafet, neşe ile dolmuşuz…Hiç kimseye nefret ve kin duygusu içimizde kalmamış…

O zaman hangi ilişkiyi yaşarsak yaşayalım, ister aşk, ister dostluk, ister arkadaşlık, sevgi penceresinden baktığımız için, o duyguların geri dönüşlerinin de sevgiyle dolu olduğunu görürüz.

İlişkiler bizim gelişimimiz için gerekli bir fırsattır. Biz sevgi alışverişinde bulundukça, kendimizi geliştirmemiz için gereken fırsata kavuşuruz. İnsanlar ilişkilerde hayal kırıklığı yaşamaktan öylesine çok korkarlar ki; bu nedenle ilişki yaşamak istemezler. Oysa tam tersi, iyileşmek için, korkuların üstüne gitmek gerekir. Eğer bir ilişkide hayal kırıklığı yaşadıysanız boşverin gitsin. Demek birbirinize uygun değildiniz ve karşı taraf sizi üzmek ya da kötü davranmak için kırmadı. O da kendi içinde bazı duygularını dengelemeye çalışıyordu ve siz ona ayna oldunuz. O da siz de kendinizle, nasıl başa çıkacağınızı öğrendiniz. Sadece bu tüm olup biten…Kimseyi suçlamaya, kendinize kızmaya, kurban gibi davranmaya kalkmayın. Yaşamanız gerekiyordu, yaşadınız… Sadece bundan bir ders çıkartın ve aynı yalnışları defalarca yaşamayın. Bu günlük bu kadar devamı gelecek yakında….Sevgi baloncukları içinde boğulmanız dileğiyle…..